31/10/2006 - HERŞEYİ YAPAN SEVGİLİ
Gittiğim onca yerden sonra yine her seferinde sana dönmüyor muyum bu beni deli ediyor diye başlar cümleye yazar. Bu diyorum artık son, bundan sonra başka denizlere yelken açacağım başka sevdalarda gezinecek arsız yüreğim, başka kokular duyacağım ve her yanım daha önce hiç tatmadığı bir çarpıntıyla kendinden geçecek ama olmuyor işte. Ne yapsam ne etsem hep sana dönüyorum yorgun bir kuş gibi kanatlarını dinlendirmeye...
Böyle girizgahın ardından yazar müthiş bir rahatlamışlık duygusuyla yazıya asılma ihtiyaç hisseder ve yazının ‘’Ve her seferinde neden alıyorsun beni kanatlarının altına, bu nasıl bir sevgi ya da sevgi mi? Aşk mı? Ne? Seni böyle zamanlarda anlayamıyorum, bu da beni korkutuyor. Neden onu bırakıp gitmeme rağmen her defasında yine ona döneceğimi ve onunda beni sorgusuz sualsiz kabul edeceğini biliyorum? Bu bilmeler beni mahvediyor.’’ şeklinde devam etmesi konusunda kendiyle mutabık kalır.
Yazarın aklına çok eskilerden bir anı uğrar.
Yıllar önce iç gıcıklama aracı dergilerden birinde ‘’ Her şeyi yapan sevgili ‘’ adında bir öykü okuduğumu hatırlıyorum şimdi. Kendisinden her istenene hiç karşı çıkmadan onay gösteren bir kadının hikayesiydi bu. İlk başlarda adam çok hoşuna giden bu durumu kullanabildiği kadar kullanıyordu. Hiçbir sevgilisinden isteyemeyeceği şeyleri sıralıyordu ve bunların yerine getirilmesini seyrediyordu büyük bir keyifle. Adamın bu keyfi sevgilisinin kayıtsız şartsız kabullenişinin sınırlarını merak etmesiyle alt üst oluyordu.
Sevgilisinin her istediğini yaptığını gören adam ondan başka bir adamla sevişmesini istediğinde artık bu kadarına da karşı çıkar diye umuyordu içinden. Sevgilim hiçbir koşulda bu isteğimi yerine getirmez çünkü beni çok seviyor diyordu kendi kendine. Ama bilmediği ise sevgilisi olan kadının sevmekten anladığı gerçektende mutlak itaat idi. Adam ne isterse istesin yapmaya hazır bir sevgiliydi o. Adamın hiç beklemediği sonuç gerçekleşti ve kadın başka bir adama gitti ve onunla sevişti.
Adam için bu çok onur düşürücü bir durum olmasına rağmen kadın isteneni yapmanın mutluluğunu duyuyordu belki de. İkisinin de sevmekten anladıkları ne kadar farklıydı. Adam o olaydan sonra sevgilisine olan saygısını yitirdi önce sonra da ona duyduğu ya da duyduğunu zannettiği sevgide bir azalma hissetmeye başladı. En sonunda bir de baktı ki o çok sevdiğini zannettiği kadından artık tiksiniyordu.
Yazar bu öyküyü hangi tarihlerde okumuş olabileceğini anımsamak için kontrol eder belleğini.
Öykünün geri kalan kısmını şu an tam olarak hatırlayamıyorum ancak neler olmuş olabileceğini tahmin etmek hiçte zor değil. Adam kadına artık başka bir gözle bakmaya başladığından ilişkinin yürümesi imkansızlaşıyor bu durumda. Kadın ise adamdaki tavır değişikliklerine adamdan gelen bir açıklama olmadığı sürece bir anlam veremiyor, o kendi sevgi dünyasında nasıl bir düşünce içersinde yaşıyorsa artık , kendince yanlış bir şey yapmış olduğunu düşünmüyor. O sevgisini göstermenin tek yolunun istenen her şeyi yapmaktan geçtiğine inanmış, o ana dek yaşadığı bütün sevgi deneyimlerinde böyle yol kat etmiş kim bilir.
Yazının bu aşamasına kadar geleceğimi tasarlamamış olduğumu itiraf etmeliyim.
Yazar büyük bir ikilem içinde şimdi. Okuyucuya bir saygısızlık yapmış olduğu düşüncesiyle kıvranıyorken kendini okuyucunun insafına bırakıyor , bir yandan da bu yazıyı kendisi gibi yıllar önce okumuş birilerine ulaşıp ulaşamadığını merakıyla yanıp tutuşuyor.
Her istediğimi yapan bir kadını sevemezdim, sevmedim de zaten şimdiye kadar. Kendi kişiliğiyle bana yeni açılımlar getirmeyecek hiçbir kadınla işim olmadı şimdiye kadar. Belki bu yüzden bu öyküyle ilgili bir akıl yürütme işine girişsem, bu düşüncelerim hep bu yaşanmışlıkların, alışkanlıkların etkisinde kalacak ve benim de bir konu hakkında kesin hükümler çizmeye tahammülüm yok, kim zaman kendimle ters düşsem bile. Empati kuramayan biri olmak istemiyorum ve bunun da yazılarımda belirginleşmesi taraftarıyım.
Kadının kendi kişiliğini, sevdiği için nasıl böylesine körelttiğini hem bir acıma duygusuyla hem de kızgınlıkla karşılayabilirsiniz, birçoklarının yapacağını düşündüğüm gibi. Ama önemli olan bir olayı incelerken olayın tüm taraflarının da anlamaya çalışılması değil midir, en azından ben bu yönde kullanıyorum oyumu. Yazıya başlarken amacım ne sevgilisinin her istediğini yaptığını gören adamın elindekini ne yönde kullandığını eleştirmekti, ne de sevgilisinin her isteğini kayıtsız şartsız yerine getiren kadını. Herkesin bir olaya imza atarken, bir harekete kalkışırken kendince haklı sebepleri vardır ve sen ne düşünürsen düşün asıl sonuca varamayabilirsin. Sadece belli bir aşama kaydedeceğimizi bildiğimiz, sonunda asıl bilmemiz gereken cevaba ulaşamayacağımız bir yazın yolculuğuna çıkmak ne kadar doğru bilmiyorum. Ne şekil teoriler üretirsek üretelim ya asıl sonuç hiç öyle değilse. Kadın adamı kaybetmek istemiyor o nedenle böyle bir davranış geliştirmiş desek ne kadar yaklaşmış oluruz gerçeğe?
Yazar sorar.
Neden kaybetmek istemiyor bu kadın adamı? Çok mu çirkin? Çok mu huysuz da kimse ona katlanamıyor? Kendisine katlanabilen tek adam olarak mı görüyor birlikte olduğu adamı? Vesaire vesaire.
Sorular soruları doğuracak ve bunun bir sonucu olmayacaksa ya ad benim bu sonuca ulaşıp ulaşmama konusunda tereddütlerim varsa bu yazıyı yazmaya kalkışmama bir sebep göstermek zorundayım değil mi sevgili, benim canımdan çok sevdiğim okurlarım. Siz olmasaydınız ben ne yapardım. Sizlere dünyanın en güzel cümlelerini sıralasam bile anlatamam benim için neler ifade ettiğinizi....
Yazar kaçar...
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
30/10/2006 - Mutlu yaşamanın 9 altın kuralı
Daha mutlu bir yaşam sürebilmenin yollarını arayanlar arasına bilim adamları da katıldı. Bilim adamları, yaptıkları araştırmaların ışığında mutluluğu yakalamanın dokuz altın kuralını belirledi.
işte altın kurallar;
1- Her biri alanında uzman olan araştırmacıların çalışmaları, mutluluğa giden yoldaki en büyük engelin, kişinin kendi dış görünüşünden memnun olmaması olduğunu ortaya koydu. Yani eğer mutlu olmak istiyorsanız, dış görünüşünüzle hemen barışın.
2- Mutluluğa giden yoldaki ikinci önemli adım, paraya gereğinden fazla değer vermemek. Paranın sadece gerekli ihtiyaçların sağlanması için var olduğunu, bunun ötesinde insanın mutlu olmasında bir etkisi olmadığını belirten bilim adamları, maddiyata fazla değer vermemeyi mutluluk yolunun ikinci önemli adımı olarak gösterdi.
3- BU yolun 3'üncü adımı ise kişinin kendine ulaşamayacağı hedefler belirlemekten vazgeçmesi olarak gösterildi. Araştırmacı Dr. Alex Michalos, "Kendine daha ulaşılabilir hedefler belirleyen insanlar daha mutlu oluyor" dedi.
4- Zekanın da mutluluk üzerinde etkili olmadığını belirten uzmanlar, "Mutlu olmak için kendi zihinsel kapasitenizi başkalarınınkiyle kıyaslamayı bırakın" diyor.
5- Ne yazık ki mutluluk yolunda 5'inci adım için bireysel olarak yapabileceğiniz hiçbir şey yok. Çünkü bu madde genlerinizle ilgili. Genetik olarak daha güçlü yapıya sahip kişiler, hayatlarında daha mutlu oluyor.
6- İncelemeyi gerçekleştiren uzmanlar, çiftlerin, yalnızlardan daha mutlu olduğunu da belirledi. Amerika'daki Illinois Üniversitesi psikoloji profesörlerinden Ed Diener, 15 yıl boyunca 30 bin Alman üzerinde yaptığı araştırmada evlilerin, biriyle birlikte yaşayanların ya da sevgilileri olanların tek yaşayanlardan daha mutlu olduğunu belirledi.
7- Mutluluğa giden yedinci adım ise Allah'a inanmak. Amerika'nın Duke Üniversitesi'nde çalışmalarını sürdüren Harold Koening, "Özellikle yoğun stres altındayken insanların kendilerinden daha güçlü olan Allah'a inanması onların kendilerini daha iyi hissetmelerini ve daha mutlu olmalarını sağlıyor" dedi.
8- Sekizinci adım, başkalarını düşünmek... Bilim adamlarının çalışması, başkalarını düşünen, onlar için çabalayan insanların hayattan daha büyük zevk aldığını ortaya koydu. Vanderbilt Üniversitesi'nde 3 binden fazla kişi üzerinde yapılan araştırmaya göre, yardım kuruluşlarında çalışan insanlar çalışmayanlara göre çok daha mutlu.
9- Mutluluk yolundaki son adım ise yılların getirdiği bir şey, yani yaşlılık... Stanford Üniversitesi'nde yapılan araştırmalar, insanların yaşları arttıkça zor durumlarla daha iyi savaşabildiğini ve dolayısıyla daha mutlu olduğunu gösterdi
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
30/10/2006 - Stresle mücadele yolları
1. Gevşeme Egzersizlerinin Uygulanması : Bu egzersizleri size önerildiği şekilde her gün kendi kendinize uygulayın ve mümkün olduğu kadar günlük yaşantınızda kullanmaya çalışın. Daima gevşek bir pozisyonda oturmaya, yürümeye, konuşmaya iş yapmaya gayret edin. Siz gevşedikçe yaptığınız işte daha başarılı olduğunuzu, daha az hata yaptığınızı ve daha az yorularak daha az efor sarfettiğinizi göreceksiniz. Bunun yanı sıra kendinize her gün ara ara gevşeme molaları vermeyi adet haline getirin ve vücudunuzu kontrol ederek mümkün olduğu kadar gevşetin.
2. Bekleyin, Düşünün ve Yavaşça İlerleyin : Yaşam temponuzu yavaşlatın. Bir işe başlamadan önce durup bekleyin, nasıl yapacağınızı düşünün ve yapacağınız işte yavaşça ilerleyin. Lüzumsuz hız vücudunuzun fazla enerji tüketmesine ve gereksiz yere enerji harcamasına yol açacaktır. Yapmanız gereken diğer işlere enerjiniz kalmayacaktır.
3. Geleceği Planlayın Sizi strese sokacak durumları önceden belirleyin ve bu gibi durumlarla nasıl baş edebileceğinizi kendinizi nasıl gevşetebileceğinizi planlayın. Geçmişteki deneyimlerinizi, stresle stresle mücadele yollarınızı geleceği planlamakta kullanın. Geçmişteki yanlış düşünce, tutum ve davranışlarınızı belirleyip onlardan kurtulun. Başarısızlıklarınızdan neyi yanlış yaptığınızı bulun ve gelecek defa aynı hatayı yapmamaya gayret edin. Öncelikle, kolay durumlarla nasıl baş edeceğinizi planlayın. Elde edeceğiniz başarı gelecekteki güç durumların üstesinden gelebilmeniz için size güven kazandıracaktır. Başarılarınızı inceleyin, aynı yöntemleri tekrar kullanmayı planlayın. Çevrenizdeki kişilerin bu gibi durumlarla nasıl başettiklerini gözleyin ve onların yollarından yararlanın. Ne söyliyeceğinizi ve ne yapacağınızı önceden planlayın, acele etmeyin, unutkanlığınızın azaldığını göreceksiniz.
4. Olumlu düşünüp iyimser olmaya çalışın Kaygılanacağınızı düşünerek hastalık belirtilerini beklemeyi bırakın. Bu tür düşünceleri kafanızdan uzaklaştırıp gevşemeyi ve rahatlamayı düşünerek zihninizi dinlendirin. Farkettiğiniz her yanlış tutum ya da elde ettiğiniz her küçük başarı doğru yolda atılmış büyük bir adımdır Bu egzersizleri size önerildiği şekilde her gün kendi kendinize uygulayın ve mümkün olduğu kadar günlük yaşantınızda kullanmaya çalışın. Daima gevşek bir pozisyonda oturmaya, yürümeye, konuşmaya iş yapmaya gayret edin..
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
30/10/2006 - Sen özelsin...
Kendimi ne zaman ise yaramaz ve aciz hissetsem,
ayni hisleri hissettigim bir anda, eski bir dostun uzun zaman önce söyledikleri gelir aklima...
Yüzümü kocaman bir gülümseme sarar..
Bana: "Kendini her aciz ve ise yaramaz hissetiginde parmaginin ucuna bak," demisti...
O sira o kadar üzgün ve duygularimin içinde o denli kaybolmustum ki,
kendi sesimi bile taniyamaz bir halde, çok kisik bir ses tonu ile
"Neden?" demistim...
"Çünkü o parmak izlerinden bu yeryüzünde baska hiç kimsede yok," demis ve eklemisti.
"Sen özelsin.
Inanmazsan parmaklarinin ucuna bak."
Birden sanki dirilmistim.
Evet, ben özeldim...
Herkes aslinda özeldir.
Ama beni o günden sonra digerlerinden ayiran tek ayirt edici özelligim
-kendimin özel oldugumun- farkinda olmamdi...
Hala karamsarliga düstügümde,
bazen umutsuzluklarla bogustugumda
o dostumu hatirlar ve parmagimin ucuna,
yüzümde büyük bir gülümseme ile bakar ve kendi kendime:
"Sen özelsin. Bunlarin hepsini atlatirsin," derim.
Yine ayni dostum bir karar asamasinda oldugum bir gün bana söyle demisti,
"Önce ne istedigini iyi belirle," ve eklemisti,
"Sonra o istedigine ulasmak için ne gerekiyorsa yap!"
Sonra da elini tam üç kez gözlerimin önünde çirpmis
ve bana "Ne oldu simdi?" diye sormustu.
Ben de anlamsiz bakislar ile cevap vermistim.
"Ne oldu?"
"Üç saniye hayatindan uçtu gitti ve hiç birsey o üç saniyeyi geri getiremez,"
demisti...
Ve eklemisti
"Hayati istediklerine ulasmak için harca, bir gün arkana dönüp baktiginda
uçup giden o saniyelerin bombos bir ömür haline geldigini görmek istemiyorsan tabii!"
Farkindasiniz degil mi?
Hayatlarimiz saniye, dakika, saat dilimlerine bölünmüs, akip gidiyor.
Ve biz akan bir saliseyi bile
geri dönüp tekrar yasayamiyoruz.
Onlari geri getiremiyoruz.
Aynaya baktigimizda her gün yeni bir beyaz saç telini
ve yüzümüzde acimasizca akip giden dakikalarin izini,
birer kirisiklik olarak seyrediyoruz.
Peki biz hayattan ne bekliyoruz?
Beklentilerimiz için varimiz yogumuz ile için savasiyor muyuz,
zaman denen acimasiz düsmanla?
Oysa parmaklarinizin ucuna bakin bir kez.
Sonra da parmaklarinizi üç kez siklatin.
Orada gördügünüz parmak izleri sizden baska kimsede yok
ve parmaklarinizin ucundan çikan o ses
hayatinizin bombos geçmis üç saniyesi oldu, geçti gitti iste...
Siz özelsiniz, siz yeryüzünde teksiniz...
O zaman hayattan beklediklerimiz de bize layik olmali, özel olmali,
ulasilmasi için savasa deger olmali.
Zaman denen canavar galip gelmeden,
biz hayattan beklentilerimize ulasmaliyiz ki,
Geçip giden zamana ragmen,
geriye dönüp baktigimizda kucak dolusu mutluluk ve beklentilere ulasmanin hazzi ile
zaman zaman yüzümüzde kocaman bir gülümse ile nanik yapabilelim...
Ellerinizi üç kez çirpin,
hayattan üç saniyeniz silinip gitti iste...
Bugün özel bir insan olan kendiniz için ne yaptiniz?
Beklentileriz için bir ugras, savas verdiniz mi?
Yoksa zamanin sizi yenmesine seyirci mi kaldiniz?
Mesela özel eski bir dostu aradiniz mi bugün?
Bu kisa ama çok anlamli hayat derslerini veren dostumu
kaç zamandir aramadigimi düsündüm tüm bunlari yazarken...
Yerimden kalktim,
Internet'ten çiktim ve telefon ile o dostumu aradim.
Çok mutlu oldu...
"Ne zamandir sesini duymamistim, hangi dagda kurt öldü?" dedi.
Ben de "Özel birini aramak istedim, aklima sen geldin," dedim
ve sonra ekledim:
"Ve ellerimi üç kez çirptim,
geçen zamani geri getiremedigimi görünce
belki de seni arayacak baska bir üç saniyem olmayacak,
su anda aramazsam deyip,
yazdigim yaziyi yarida birakip seni aradim," dedim.
Çok mutlu oldu.
Bir dostun mutlulugu ile ben de mutlu oldum.
Dostumla telefon konusmami bitirip
klavyenin önüne oturdugumda
yüzümde kocaman bir gülümseme vardi.
Özel birini arayip, dakikalari geri getiremeyecegim bir hayat içinde
istedigim bir seyi yapmanin huzuru ile
yani mutlu bir yürekle tekrar yazmaya basladim.
Ve zaman denen sinsi düsmana bir nanik yaptim.
Acimasizca akip gidiyorsun, ama ben seni hissediyorum
ve istedigim hiç birseyi ertelemiyorum
ve istediklerimi elde etmek için hayatla savasiyorum der gibi mutlu idim.
Siz hala ne duruyorsunuz?
Kosun telefona, bir dostu arayin.
Birine e-mail atin. Onu sevdiginizi hissettirin.
Onun mutlulugu ile mutlu olun.
Ellerinizi üç kez çirpin ve düsünün
hayatinizdan üç saniye bos bir sayfa gibi koptu gitti iste.
Oysa siz özelsiniz
ve size layik bir hayati hak ediyorsunuz.
Size layik mutluluklari hak ettiginiz gibi.
Bana Inanmazsaniz parmaklarinizin ucuna bakin.
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
30/10/2006 - En büyük şans
On bir yaşındaydı ve New Hampshire gölünün ortasındaki adadaki evlerinde ne zaman eline bir fırsat geçse hemen balığa giderdi.
Levrek avı yasağının kalkmasından bir gün önce, babasıyla akşamın ilk saatlerinde küçük güneş balıklarından yakaladı. Sonra oltasına yem takıp, oltayı fırlatma talimi yaptı. Yem suya değdiği zaman gün batımında suda altın haleleler oluşturmuş, daha sonra gölün üzerinde ay doğmuştu.
Oltasının hızla çekildiğini hissedince, oltaya büyük bir balık geldiğini anladı. Babası oğlunun balığı çekişini hayranlıkla izledi.
Çocuk sonunda yorgun düşen balığı sudan çıkardı.O güne kadar gördüğü en büyük balıktı, ama henüz av yasağının kalkmasına saatler kalmış olan bir levrekti. Baba oğul güzelim balığa baktılar, pulları ay ışığında ışıl ışıl parlıyordu. Babası bir kibrit yakıp saatine baktı.Saat on olmuştu. Av yasağının bitmesine daha iki saat vardı.Once balığa, sonra oğluna baktı.
" Suya geri bırakman gerekiyor, oğlum, " dedi.
" Baba! " diye itiraz etti çocuk ağlamaklı bir sesle.
" Başka balıklar da var, " dedi babası.
" Ama hiçbiri bunun kadar büyük değil , " dedi çocuk.
Göle şöyle bir göz attı. Gölde hiçbir balıkçı teknesi yoktu. Babasının yüzüne baktı bu kez.Kendilerini hiç kimsenin görmemiş olmasına, kimsenin ne balığı yakaladıklarını bilmesinin olanaksız olmasına karşın, babasının sesinden bu konuda hiçbir ödünç vermeyeceğini anlamıştı.Oltanın ucunu balığın ağzından çekti ve balığı gölün karanlık sularına bıraktı. Balık suya düşer düşmez, şöyle bir çırpındı ve gözden kayboldu. Çocuk bir daha bu kadar büyük bir balık tutamayacağından emindi.
Bu olay bundan tam otuz dört yıl önce oldu. Bugün o çocuk New York City'nin ünlü mimarlarındandır.Babasının küçük evi hala o adadadır. Oğlunu ve kızlarını hala o adadaki küçük eve balık tutmaya götürür.
Çocuk haklıydı. Bir daha o kadar büyük bir balık tutamadı. Fakat ahlaki değerler konusunda bir ikilem yaşadığı zaman hep o balığı gözünün önüne getirir. Babasından öğrendiği gibi ahlaki değerler doğru ile yanlışın ne olduğu konusunda çok basit bir konudur. Güç olan yalnızca ahlaki değerlerin uygulanabilmesidir. Birileri görmediği zaman da doğru olanı yapabiliyor muyuz? Evet, küçüklüğümüzde bizlere balığı suya geri bırakmak öğretilseydi, doğru olanı yapabilirdik. Çünkü gerçeğin ve doğrunun ne olduğunu öğrenmiş olurduk.
Doğru olanı yapma kararı belleklerimizdeki canlılığını hiçbir zaman yitirmez.Bu anıyı dostlarımıza ve torunlarımıza göğsümüz kabara kabara anlatırız.
Düzene karşı çıkıp, fırsatlardan yararlanmak değil, doğru olanı yapmaktır önemli olan.
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
28/10/2006 - Afrika'daki kral
Bir zamanlar Afrikadaki bir ülkede hüküm süren bir kral vardı. Kral,daha çocukluğundan itbaren arkadaş olduğu,birlikte büyüdüğü bir dostunu hiç yanından ayırmazdı.Nereye gitse onu da beraberinde götürürdü. Kralın bu arkadaşının ise değişik bir huyu vardı.İster kendi başına gelsin ister başkasının,ister iyi olsun ister kötü,her olay karşısında hep aynı şeyi söylerdi: "Bunda da bir hayır var!" Bir gün kralla arkadaşı birlikte ava çıktılar.Kralın arkadaşı tüfekleri dolduruyor, krala veriyor, kral da ateş ediyordu.Arkadaşı muhtemelen tüfeklerden birini doldururken bir yanlışlık yaptı ve kral ateş ederken tüfeği geriye doğru patladı ve kralın baş parmağı koptu. Durumu gören arkadaşı her zamanki her zamanki sözünü söyledi: "Bunda da bir hayır var!" Kral acı ve öfkeyle bağırdı: "Bunda hayır filan yok!Görmüyor musun, parmağım koptu?"Ve sonra da kızgınlığı geçmediği için arkadaşını zindana attırdı. Bir yıl kadar sonra, kral insan yiyen kabilelerin yaşadığı ve aslında uzak durması gereken bir bölgede birkaç adamıyla birlikte avlanıyordu. Yamyamlar onları ele geçirdiler ve köylerine götürdüler.Ellerini,ayaklarını bağladılar ve köyünz meydanına odun yığdılar.Sonra da odunların ortasına diktikleri direklere bağladılar. Tam odunları tutuşturmaya geliyorlardı ki,kralın başparmağının olmadığını farkettiler. Bu kabile, batıl inançları nedeniyle uzuvlarından biri eksik olan insanları yemiyordu. Böyle bir insanı yedikleri takdirde başlarına kötü olaylar geleceğine inanıyorlardı. Bu korkuyla, kralı çözdüler ve salıverdiler. Diğer adamları ise pişirip yediler. Sarayına döndüğünde, kurtuluşunun kopuk parmağı sayesinde gerçekleştiğini anlayan kral, onca yıllık arkadaşına reva gördüğü muameleden dolayı pişman oldu. Hemen zindana koştu ve zindandan çıkardığı arkadaşına başından geçenleri bir bir anlattı. "Haklıymışsın!" dedi. "Parmağımın kopmasında gerçekten de bir hayır varmış.
İşte bu yüzden, seni bu kadar uzun süre zindanda tuttuğum için özür diliyorum.Yaptığım çok haksız ve kötü birşeydi." "Hayır" diye karşılık verdi arkadaşı. "Bunda da bir hayır var." "Ne diyorsun Allah aşkına?" diye hayretle bağırdı kral. "Bir arkadaşımı bir yıl boyunca zindanda tutmanın neresinde hayır olabilir." "Düşünsene, ben zindanda olmasaydım, seninle birlikte avda olurdum,değil mi? Ve sonrasını düşünsene? "
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
SüperTeklif'e üye ol, sen de kazan!
olmayan bir alıcıya yazılmış yitik bir mektup
Kategoriler
Arkadaşlarım
izmirliblogcu izmirchat aks23
|